Asıl Kaybettiğimiz Şey Ahlaktır


Son yıllarda Türkiye'nin gündemine baktığımızda sürekli aynı başlıklarla karşılaşıyoruz: Ekonomi, enflasyon, hayat pahalılığı, işsizlik, konut krizi ve geçim sıkıntısı... Televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve günlük sohbetlerde en çok konuşulan konular bunlar. Elbette vatandaşın geçim derdi önemlidir. Mutfaktaki yangını, pazardaki fiyatları ve insanların yaşadığı ekonomik sıkıntıları görmezden gelmek mümkün değildir.
Asıl Kaybettiğimiz Şey Ahlaktır

Asıl Kaybettiğimiz Şey Ahlaktır

Son yıllarda Türkiye'nin gündemine baktığımızda sürekli aynı başlıklarla karşılaşıyoruz: Ekonomi, enflasyon, hayat pahalılığı, işsizlik, konut krizi ve geçim sıkıntısı... Televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve günlük sohbetlerde en çok konuşulan konular bunlar. Elbette vatandaşın geçim derdi önemlidir. Mutfaktaki yangını, pazardaki fiyatları ve insanların yaşadığı ekonomik sıkıntıları görmezden gelmek mümkün değildir.

Ancak bütün bu sorunların ötesinde, toplum olarak gözden kaçırdığımız çok daha büyük bir problem olduğunu düşünüyorum. Bana göre Türkiye'nin en büyük sorunu ekonomi değil, ahlaktır.

Bu cümleyi kurduğumda bazıları itiraz edebilir. "İnsanlar geçinemiyor, sen ahlaktan bahsediyorsun" diyebilirler. Fakat biraz dikkatli bakıldığında ekonomik sıkıntıların da, toplumsal huzursuzluğun da, güvensizliğin de temelinde ahlaki erozyonun önemli bir payı olduğu görülecektir.

Eskiden büyüklerimiz bize saygıyı, sevgiyi, dürüstlüğü ve kul hakkını öğretirdi. Bir çocuğun terbiyesi sadece okulun değil, ailenin ve mahallenin de sorumluluğundaydı. Mahallede yanlış yapan bir genç, sadece ailesinden değil, çevresindeki büyüklerden de uyarı alırdı. İnsanlar birbirine karşı daha duyarlıydı. Komşuluk ilişkileri güçlüydü. Yardımlaşma ve dayanışma hayatın doğal bir parçasıydı.

Bugün ise aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanların birbirini tanımadığı bir dönemde yaşıyoruz. Selam vermeyi, hatır sormayı ve birbirimizin derdiyle ilgilenmeyi unutuyoruz. Teknoloji gelişiyor, iletişim araçları çoğalıyor ama insanlar arasındaki gönül köprüleri her geçen gün biraz daha zayıflıyor.

Sokakta yürürken, trafikte araç kullanırken veya herhangi bir kamu kurumunda işlem yaparken insanların birbirine karşı ne kadar tahammülsüz hale geldiğini görmek mümkün. En küçük bir anlaşmazlık büyüyebiliyor, insanlar birbirini dinlemek yerine kırmayı tercih ediyor. Saygının yerini öfke, hoşgörünün yerini tahammülsüzlük alıyor.

Özellikle genç nesiller üzerinde durmak gerekiyor. Elbette bütün gençleri aynı kefeye koymak doğru değildir. Son derece saygılı, çalışkan ve değerlerine bağlı gençlerimiz de vardır. Ancak genel olarak bakıldığında sosyal medyanın etkisiyle şekillenen yeni bir kültürün gençler üzerinde ciddi etkiler bıraktığı görülüyor. Şöhret, gösteriş ve tüketim odaklı bir yaşam tarzı özendiriliyor. Karakterden çok görüntüye, bilgi ve emeğin yerine kısa yoldan kazanılan başarı hikâyelerine önem veriliyor.

Ahlaki yozlaşmanın en belirgin şekilde hissedildiği alanlardan biri de ticaret hayatıdır. Dürüstlüğün ve güvenin temel olması gereken yerlerde zaman zaman tam tersi davranışlarla karşılaşabiliyoruz. Bazı kişiler daha fazla kazanç elde etmek uğruna müşterisini yanıltabiliyor, verdiği sözü tutmayabiliyor veya fırsatçılık yapabiliyor. Oysa ticaret sadece para kazanmak değildir. Ticaret aynı zamanda güven inşa etmektir. Güvenin olmadığı yerde ne bereket olur ne de uzun vadeli başarı.

Toplumsal hayatın her alanında benzer sorunlar yaşanıyor. Kamu malını korumaktan çevre temizliğine kadar birçok konuda gerekli hassasiyet gösterilmiyor. Trafikte kurallara uymamayı marifet sayanlar, kamuya ait bir eşyaya zarar vermeyi önemsemeyenler veya başkasının hakkını ihlal etmeyi sıradan görenler aslında toplumun ortak değerlerine zarar veriyor.

Bütün bunların yanında manevi değerlerdeki zayıflama da dikkat çekiyor. İnsanları doğru davranışlara yönlendiren sadece yasalar değildir. Çünkü kanunların ulaşamayacağı noktada vicdan devreye girer. Vicdanın olmadığı yerde ahlaktan söz etmek mümkün değildir. İnanç, sorumluluk bilinci ve kul hakkı anlayışı toplumun mayasını oluşturan değerlerdir. Bu değerler zayıfladığında toplumsal çözülme kaçınılmaz hale gelir.

Son yıllarda sıkça duyduğumuz "Batılılaşma" tartışmaları da burada önem kazanıyor. Elbette bilimde, teknolojide, eğitimde ve hukukta gelişmiş ülkelerin iyi uygulamalarını örnek almak gerekir. Ancak gelişmiş olmak kendi kültürünü ve değerlerini terk etmek anlamına gelmez. Modernleşmek ile kimliğini kaybetmek aynı şey değildir. Ne yazık ki bazen bu ikisi birbirine karıştırılıyor. Kendi değerlerinden uzaklaşan toplumlar zamanla köklerinden de uzaklaşır.

Bir milleti güçlü yapan sadece ekonomik göstergeler değildir. Tarih boyunca büyük medeniyetler sadece zengin oldukları için değil, güçlü ahlaki temeller üzerine inşa edildikleri için ayakta kalmışlardır. Dürüstlüğün, adaletin, merhametin ve saygının olmadığı yerde ekonomik kalkınma bile kalıcı olamaz.

Bugün çocuklarımıza daha iyi bir gelecek bırakmak istiyorsak yalnızca daha yüksek maaşları, daha büyük binaları veya daha fazla yatırımı konuşmak yetmez. Aynı zamanda dürüstlüğü, saygıyı, vicdanı ve ahlakı da konuşmalıyız. Çünkü güçlü aileler güçlü toplumu, güçlü toplum ise güçlü devleti meydana getirir.

Ekonomi düzelebilir. Enflasyon düşebilir. İşsizlik azalabilir. Bunlar doğru politikalarla zaman içinde çözülebilecek sorunlardır. Ancak ahlaki değerlerin kaybı nesiller boyunca sürebilecek yaralar açabilir. İşte bu nedenle Türkiye'nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, sadece ekonomik kalkınma değil, aynı zamanda ahlaki bir yeniden uyanıştır.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Çocuklarımıza daha zengin bir ülke mi bırakmak istiyoruz, yoksa daha erdemli bir toplum mu?

Asıl mesele budur.

Halil Uygun
Belçika'nın Sesi Editörü

Etiketler:





Bu site çerez kullanıyor. Siteye göz atmaya devam ederek çerezleri kullanmamızı kabul etmiş oluyorsunuz. Şartlar ve Koşullar