Dün Misafir İşçiydiler, Bugün Neden Hedef Tahtasındalar?
Avrupa, 60 yıl önce iş gücüne ihtiyaç duyduğunda Türkiye’den binlerce insanı “misafir işçi” olarak çağırdı. Madenlerde, fabrikalarda ve inşaatlarda çalışan bu insanlar Avrupa’nın kalkınmasına emek verdi. Bugün ise ekonomik sorunlar büyüdükçe göçmenlerin ve Müslümanların yeniden siyasi tartışmaların hedefi hâline gelmesi düşündürücü
Dün Misafir İşçiydiler, Bugün Neden Hedef Tahtasındalar?
Avrupa, 60 yıl önce iş gücüne ihtiyaç duyduğunda Türkiye’den binlerce insanı “misafir işçi” olarak çağırdı. Madenlerde, fabrikalarda ve inşaatlarda çalışan bu insanlar Avrupa’nın kalkınmasına emek verdi. Bugün ise ekonomik sorunlar büyüdükçe göçmenlerin ve Müslümanların yeniden siyasi tartışmaların hedefi hâline gelmesi düşündürücü. Dün “Gelin, size ihtiyacımız var” denilen insanların çocuklarına bugün neden hâlâ “yabancı” gözüyle bakılıyor?
Avrupa’nın kapıları 1960’lı yıllarda Türk vatandaşlarına açıldığında, gelenlere “misafir işçi” deniliyordu.
Valizini eline alıp memleketinden binlerce kilometre uzağa giden insanların büyük bölümünün aslında çok basit bir hayali vardı: Birkaç yıl çalışacak, para biriktirecek, memleketinde bir ev, tarla veya traktör alacak ve ardından ailesinin yanına dönecekti.
Ama hayat, yapılan planlara göre ilerlemedi.
O ilk nesil Türkler, Avrupa’nın en ağır işlerinde çalıştı. Maden ocaklarında, fabrikalarda, dökümhanelerde, inşaatlarda, temizlik işlerinde ve beden gücü gerektiren birçok sektörde alın teri döktüler.
Dilini bilmedikleri, kültürüne yabancı oldukları ülkelerde ekmek mücadelesi verdiler.
Üstelik sadece kendileri için değil, geride bıraktıkları aileleri ve çocuklarının geleceği için çalıştılar.
Kimi yıllarca memleketine dönemedi. Kimi çocuklarını Türkiye’de bırakmak zorunda kaldı. Kimi ise birkaç yıl sonra eşini ve çocuklarını yanına getirdi.
Ve yıllarca tekrarlanan o meşhur cümle:
“Biraz para biriktirelim, sonra kesin dönüş yapacağız.”
Bir türlü gerçekleşmedi.
Çünkü zaman geçti, çocuklar büyüdü, torunlar dünyaya geldi.
Bir zamanlar geçici olarak gelinen Avrupa, artık onların da evi olmuştu.
Bir bavulla geldiler, bir toplum oldular
İlk kuşağın yaşadığı şartları bugün anlatmak kolay, yaşamak ise zordu.
Eski ve bakımsız evlerde kalanlar oldu. Ayrımcılığa uğrayanlar, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğünü hissedenler oldu. Dil bilmedikleri için haklarını savunmakta zorlananlar vardı.
Ama bütün bunlara rağmen çalışmaya devam ettiler.
Bugün o insanların çocukları ve torunları Avrupa’nın her alanında var.
Doktorlar, mühendisler, öğretmenler, avukatlar, akademisyenler, girişimciler, iş insanları, sporcular ve siyasetçiler…
Bir zamanlar fabrikanın en ağır bölümünde çalışan işçinin torunu bugün üniversitede ders verebiliyor.
Maden ocağına inen bir işçinin çocuğu bugün kendi şirketini yönetebiliyor.
Bu, Avrupa’nın göç tarihinin görmezden gelinemeyecek bir gerçeğidir.
O hâlde sormak gerekiyor:
Aradan 60 yıl geçmesine rağmen neden hâlâ “yabancı” kelimesi bu kadar kolay kullanılabiliyor?
Ekonomi bozulunca neden ilk hedef göçmen oluyor?
Ekonominin iyi olduğu dönemlerde göçmenler daha az tartışılır.
İş varsa, refah artıyorsa, insanlar faturalarını rahatlıkla ödeyebiliyorsa kimsenin aklına komşusunun kökenini sorgulamak gelmez.
Ama ekonomi daraldığında tablo değişiyor.
Hayat pahalılaşıyor.
Konut bulmak zorlaşıyor.
İşsizlik korkusu artıyor.
Sosyal güvenlik sistemi baskı altında kalıyor.
Emeklilik ve işsizlik hakları tartışmaya açılıyor.
Ve ardından toplumda şu soru yükseliyor:
“Bunun sorumlusu kim?”
İşte tam bu noktada göçmenler kolay hedef hâline gelebiliyor.
“İşimizi elimizden alıyorlar.”
“Ev bulamıyoruz çünkü yabancılar çok fazla.”
“Sosyal yardımlar onlara gidiyor.”
“Ülkenin kültürü değişiyor.”
Bu söylemleri özellikle siyasi tartışmalarda giderek daha fazla duyuyoruz.
Oysa konut krizini yalnızca göçmenlerle açıklayamazsınız.
İşsizlik sorununu yalnızca yabancıların üzerine yıkamazsınız.
Bütçe açığının, sağlık sistemindeki problemlerin veya hayat pahalılığının tek nedeni göçmenler değildir.
Bunlar yılların ekonomik, sosyal ve siyasi tercihlerinin sonucunda ortaya çıkan çok daha karmaşık sorunlardır.
Siyasetin görevi günah keçisi bulmak değil, çözüm üretmektir.
60 yıl çalıştılar, şimdi hakları mı tartışılacak?
Bugün beni asıl düşündüren noktalardan biri de budur.
Avrupa’nın genç ve güçlü iş gücüne ihtiyacı olduğunda bu insanlar çağrıldı.
Çalıştılar.
Vergilerini ödediler.
Sosyal güvenlik sistemine katkıda bulundular.
Çocuklarını burada büyüttüler.
Şimdi yaşlandılar.
Tam da bu insanların emeklilik dönemine geldiği yıllarda sosyal haklar, emeklilik şartları ve işsizlik güvenceleri üzerinden yeni tartışmaların başlaması doğal olarak insanlarda rahatsızlık veriyor.
Elbette devletler sosyal güvenlik sistemlerini reforme edebilir. Bütçelerini dengelemek zorundadır. Değişen nüfus yapısına göre yeni tedbirler alınması da kaçınılmaz olabilir.
Ancak bütün bunlar yapılırken 40-50 yıl boyunca çalışan insanların emeği unutulmamalıdır.
Dün ekonominin yükünü taşıyanlara bugün ekonomik yükmüş gibi davranmak, toplumsal adalet duygusunu yaralar.
Müslümanlar neden siyasi tartışmaların merkezinde?
Meselenin bir başka boyutu da din.
Avrupa’da Müslüman nüfusun görünürlüğü arttıkça İslam da siyasetin önemli tartışma başlıklarından biri hâline geldi.
Başörtüsü…
Camiler…
İmamlar…
Helal kesim…
Dini semboller…
İslam eğitimi…
Özellikle seçim dönemlerinde bu konuların bir anda siyasetin merkezine taşındığını görüyoruz.
Elbette bunların tamamı demokratik toplumlarda tartışılabilir.
Ancak tartışmak başka, bir toplumun tamamını problem gibi göstermek başkadır.
Burada şu soruyu sormak gerekiyor:
Müslümanlar bir ülkenin bütün siyasi ve ekonomik gücünü ellerinde tutmadıkları hâlde neden ekonomik ve toplumsal sorunların tartışılmasında bu kadar kolay hedef hâline gelebiliyor?
Cevabın bir bölümü siyasetin eski yönteminde yatıyor:
Korku üzerinden siyaset yapmak, gerçek sorunlara çözüm üretmekten daha kolaydır.
İlk neslin emeğini unutmayalım
Bugün Avrupa’da doğan üçüncü ve hatta dördüncü nesilden bahsediyoruz.
Bu çocukların bir bölümü dedelerinin geldiği köyü belki sadece yaz tatillerinden biliyor.
Burada doğdular.
Burada okula gittiler.
Burada çalışıyorlar.
Burada vergi ödüyorlar.
Burada evleniyor, çocuk sahibi oluyor ve geleceklerini burada kuruyorlar.
Buna rağmen hâlâ onlara “Ne zaman ülkenize döneceksiniz?” diye sorulabiliyor.
Peki onların ülkesi neresi?
Doğdukları, büyüdükleri, eğitim aldıkları ve hayatlarını kurdukları ülke de onların ülkesi değil mi?
Türkiye ile gönül bağlarının bulunması, yaşadıkları Avrupa ülkesine ait olmadıkları anlamına gelmez.
İnsan aynı anda iki kültürle bağ kurabilir.
Bu bir tehdit değil, doğru değerlendirildiğinde zenginliktir.
Göç değil, artık birlikte yaşama meselesi
Bugün tartıştığımız mesele artık 1960'lardaki klasik göç meselesi değildir.
Çünkü o “misafir işçiler” çoktan toplumun parçası oldu.
Çocukları burada doğdu.
Torunları burada büyüdü.
Dolayısıyla artık konuşmamız gereken şey “Göçmenler ne zaman geri dönecek?” sorusu değildir.
Konuşmamız gereken:
Farklı kökenlerden gelen insanlar bu ülkede eşit haklar, eşit sorumluluklar ve karşılıklı saygı temelinde nasıl yaşayacak?
Elbette entegrasyon önemlidir.
Yaşadığınız ülkenin dilini öğrenmek önemlidir.
Kanunlarına uymak, toplumsal sorumlulukları yerine getirmek önemlidir.
Ancak entegrasyon tek taraflı bir yol değildir.
Göçmen topluma “uyum sağlayın” derken çoğunluk toplumunun da insanları sürekli kökenleri üzerinden değerlendirmemesi gerekir.
Birlikte yaşamak karşılıklı çaba ister.
Dün ihtiyaç vardınız, bugün fazlalık mısınız?
Belki de bütün bu tartışmanın en acı tarafı burada yatıyor.
60 yıl önce:
“Gelin, size ihtiyacımız var.”
denildi.
Bugün ise bazı siyasi söylemlerde:
“Çok fazlasınız.”
mesajı veriliyor.
İşte sorgulanması gereken çelişki budur.
Bir insanın emeğine ihtiyaç duyduğunuz dönemde onu kabul edip, yaşlandığında veya ekonomik şartlar kötüleştiğinde onu yük olarak görmeye başlamak adil değildir.
İlk kuşağın ellerindeki nasırlar, Avrupa'nın ekonomik tarihinin de bir parçasıdır.
O madenlerde yalnızca kömür çıkarılmadı.
O fabrikalarda yalnızca üretim yapılmadı.
Bugünkü Avrupa'nın refahına da emek verildi.
Son söz: 60 yıllık emeğin karşılığı saygıdır
Dün “Gelin, size ihtiyacımız var” denilen insanların çocuklarına ve torunlarına bugün “Siz buraya ait değilsiniz” denilemez.
İlk kuşak madenlerde, fabrikalarda ve inşaatlarda ter döktü.
İkinci kuşak burada hayat kurdu.
Üçüncü ve dördüncü kuşak ise artık bu ülkelerin okullarında yetişiyor, ekonomisine katkıda bulunuyor ve geleceğini burada kuruyor.
Elbette göç tartışılacaktır.
Entegrasyon tartışılacaktır.
Ekonomi, sosyal güvenlik ve vatandaşlık politikaları tartışılacaktır.
Demokrasinin gereği de budur.
Ancak ekonomik sorunların çözümü, toplumun en kolay hedef gösterilebilecek kesimlerini suçlamak değildir.
Çünkü siyasetin görevi günah keçisi bulmak değil, çözüm üretmektir.
60 yıllık emeğin karşılığı dışlanmak değil, saygıdır.
Ve artık sorulması gereken:
“Onlar ne zaman geri dönecek?”
sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
“Hep birlikte yaşadığımız bu ülkeyi nasıl daha adil, daha huzurlu ve daha güçlü hâle getirebiliriz?”
Çünkü ekonomik krizlerin, seçim hesaplarının, kimlik tartışmalarının ve siyasi sloganların ötesinde değişmeyen bir gerçek vardır:
İnsan, önce insandır.
Halil Uygun | Editör
Belçikaninsesi.com

