MEME KANSERİ TEDAVİSİNDE YENİ DÖNEM
Araştırma, meme kanserli kadınların büyük bölümünün kemoterapiye ihtiyaç duymadan tedavi edilebileceğini ortaya koydu
MEME KANSERİ TEDAVİSİNDE YENİ DÖNEM
Araştırma, meme kanserli kadınların büyük bölümünün kemoterapiye ihtiyaç duymadan tedavi edilebileceğini ortaya koydu
Meme kanseri tedavisinde kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımını güçlendiren yeni bir araştırma, bazı hasta gruplarında kemoterapinin güvenli şekilde atlanabileceğini ortaya koydu. Gen ekspresyon testleri kullanılarak yapılan çalışmada, meme kanseri tanısı alan kadınların üçte ikisinden fazlasının kemoterapinin ağır yan etkilerine maruz kalmadan yalnızca hormon tedavisiyle benzer sonuçlar elde edebileceği belirlendi.
Uzmanlar, bulguların gereksiz tedavilerin önlenmesi ve hastaların yaşam kalitesinin artırılması açısından önemli bir dönüm noktası olabileceğini belirtiyor.
Tümörün genetik yapısı tedavi kararını belirliyor
Meme kanseri tedavisinde ameliyat sonrasında sıklıkla kemoterapi uygulanıyor. Bu tedavinin amacı, vücutta kalmış olabilecek mikroskobik kanser hücrelerini yok ederek hastalığın tekrarlama riskini azaltmak.
Ancak tüm meme kanserleri aynı biyolojik özellikleri taşımıyor. Bazı tümörler daha agresif seyir gösterirken, bazıları daha düşük risk taşıyor. Bu nedenle son yıllarda geliştirilen gen ekspresyon testleri, tümörün genetik özelliklerini analiz ederek hangi hastaların kemoterapiden gerçekten fayda göreceğini belirlemeye yardımcı oluyor.
Belçika'daki Antwerp Üniversite Hastanesi'nde görev yapan meme kanseri uzmanı Sevilay Altıntaş, testlerin önemini şu sözlerle anlattı: "Bu testler tümörün bir tür kimlik kartını çıkarıyor. Tümörün ne kadar saldırgan davranacağını ve hastalığın tekrar etme riskini tahmin etmemize yardımcı oluyor."
4 bin 400'den fazla hasta incelendi
Araştırmada 4 bin 400'den fazla meme kanseri hastası iki gruba ayrıldı.
Birinci gruptaki hastalara ameliyat sonrasında standart tedavi uygulanarak kemoterapi ve hormon tedavisi birlikte verildi.
İkinci gruptaki hastalara ise öncelikle gen ekspresyon testi yapıldı. Test sonucunda yüksek riskli bulunan hastalar hem kemoterapi hem hormon tedavisi alırken, düşük risk grubundaki hastalar yalnızca hormon tedavisiyle takip edildi.
Araştırmacılar daha sonra her iki grubun uzun dönem sonuçlarını karşılaştırdı.
Beş yıllık sonuçlar umut verdi
Araştırmanın beş yıllık takip sonuçları, iki grup arasında dikkat çekici bir benzerlik olduğunu ortaya koydu.
Verilere göre kemoterapi uygulanan hastaların yaklaşık yüzde 95'i beş yıl sonra hayatta ve kansersiz olarak yaşamını sürdürürken, kemoterapi almayan grupta bu oran yüzde 94 olarak kaydedildi.
Uzmanlar, ortaya çıkan farkın klinik açıdan anlamlı olmadığını ve çok sayıda hastanın kemoterapi olmadan da başarılı sonuçlar elde edebileceğini belirtiyor.
Araştırmayı değerlendiren Sevilay Altıntaş, "Bu son derece güçlü bir çalışma. Çok sayıda kadının kemoterapinin ağır yan etkilerinden güvenli şekilde korunabileceğini gösteriyor" dedi.
Ağır yan etkilerden korunma imkânı
Kemoterapi birçok hasta için hayat kurtarıcı bir tedavi yöntemi olsa da ciddi yan etkilere neden olabiliyor.
Bu yan etkiler arasında saç dökülmesi, şiddetli bulantı ve kusma, kronik yorgunluk, enfeksiyon riskinde artış, sinir hasarı, doğurganlık sorunları ve kalp rahatsızlıkları yer alıyor.
Uzmanlar, gerçekten ihtiyaç duymayan hastaların kemoterapiden uzak tutulmasının hem fiziksel hem de psikolojik açıdan önemli kazanımlar sağlayacağını vurguluyor.
Sonuçlar uluslararası kanser kongresinde açıklandı
Araştırmanın sonuçları henüz hakemli bir bilimsel dergide yayımlanmadı. Ancak bulgular, dünyanın en büyük ve en saygın onkoloji organizasyonlarından biri olan American Society of Clinical Oncology (ASCO) tarafından ABD'nin Chicago kentinde düzenlenen yıllık kongrede bilim dünyasıyla paylaşıldı.
Çalışmada kullanılan Prosigna adlı genetik test, ABD merkezli biyoteknoloji şirketi Veracyte tarafından geliştirildi.
Benzer testler Belçika'da zaten kullanılıyor
Belçika'daki birçok meme kanseri merkezinde benzer amaçlarla kullanılan genetik testler bulunuyor.
Oncotype DX ve MammaPrint gibi testler de tümörün genetik yapısını inceleyerek kemoterapinin gerekli olup olmadığının değerlendirilmesine yardımcı oluyor.
Leuven Üniversite Hastanesi'nden meme kanseri uzmanı Hans Wildiers, son yıllarda kemoterapi kullanımında belirgin bir azalma yaşandığını belirterek, "Bugün on yıl öncesine göre çok daha az kemoterapi uyguluyoruz. Ancak hâlâ ilerleme alanı var ve bu çalışma bu gelişimin önemli bir parçası" ifadelerini kullandı.
Her meme kanseri hastası için geçerli değil
Uzmanlar, söz konusu yaklaşımın tüm meme kanseri türlerinde uygulanamayacağını vurguluyor.
Araştırmanın sonuçları özellikle östrojen reseptörü pozitif ve HER2 negatif meme kanseri hastaları için önem taşıyor. Bu grup, tüm meme kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 70'ini oluşturuyor.
Diğer meme kanseri alt tiplerinde ise kemoterapi birçok durumda tedavinin temel unsurlarından biri olmaya devam ediyor.
Genç hastalar için de umut verici sonuçlar
Araştırmanın dikkat çeken yönlerinden biri de daha önceki çalışmalara kıyasla daha geniş hasta gruplarını kapsaması oldu.
Çalışmaya 40 yaş ve üzerindeki genç hastaların yanı sıra dört veya daha fazla lenf düğümünde kanser yayılımı bulunan kişiler de dahil edildi.
Bu hastalar genellikle yüksek risk grubunda değerlendirildiği için çoğu merkezde doğrudan kemoterapi uygulanıyordu. Ancak yeni bulgular, bu grubun bir bölümünde de kemoterapinin gereksiz olabileceğine işaret ediyor.
Bununla birlikte uzmanlar, kesin sonuçlara ulaşabilmek için daha ayrıntılı analizlerin tamamlanması gerektiğini belirtiyor.
Belçika'da her yıl yaklaşık 12 bin kadın meme kanseri tanısı alıyor
Meme kanseri, dünya genelinde kadınlarda en sık görülen kanser türleri arasında yer alıyor.
Belçika'da her yıl yaklaşık 12 bin kadına meme kanseri tanısı konulurken, her yedi kadından birinin yaşamı boyunca bu hastalıkla karşılaştığı belirtiliyor. Erkeklerde ise meme kanseri çok daha nadir görülüyor.
Tedavi yöntemlerindeki gelişmeler sayesinde hastaların yaklaşık yüzde 93'ü tanıdan sonraki beş yıl içinde yaşamını sürdürüyor.
"Kanser tedavisinin geleceği kişiselleştirilmiş tıp"
Araştırmacılar, genetik temelli testlerin yalnızca gereksiz tedavileri önlemekle kalmayıp sağlık sistemleri üzerindeki mali yükü de azaltabileceğini ifade ediyor.
Kanser araştırmacısı Filip Lardon, "Hassas ve kişiselleştirilmiş tıp hem hastalar için daha iyi sonuçlar sağlıyor hem de sağlık harcamalarının daha verimli kullanılmasına katkıda bulunuyor" dedi.
Kanserle mücadele kuruluşu Kom op tegen Kanker'in Direktörü David Vansteenbrugge ise bu tür çalışmaların kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşları tarafından desteklenmesinin önemine dikkat çekerek, "Bu yaklaşım kanser tedavisinin geleceğini temsil ediyor" değerlendirmesinde bulundu.
Araştırmacılara göre genetik analizlerle desteklenen yeni nesil testler sayesinde gelecekte gereksiz kemoterapilerin azaltılması, hastaların ağır yan etkilerden korunması ve tedavilerin her hastanın tümör özelliklerine göre şekillendirilmesi mümkün olacak.
Halil Uygun

